Eminönü’nün balık kokusuyla baharat kokusunun birbirine karıştığı o dar, tarihi sokaklarında akşam karanlığı çökerken Merve, ahşap dükkânın kepengini çekmek için son gücünü topladı. Süleymaniye’nin eteklerine doğru uzanan bu eski semtte, babasından kalma küçük ama borç içindeki sahaf dükkânını ayakta tutmaya çalışıyordu. İstanbul’un bu yakası yüzyıllardır ayaktaydı ama Merve’nin dünyası her an yıkılacakmış gibi sallantıdaydı.
Üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı okurken babasının aniden vefat etmesi, Merve’yi bir gecede hayatın tam ortasına bırakmıştı. Okulunu dondurmak zorunda kalmış, elinde sadece binlerce eski basım kitap, ödenmeyi bekleyen birikmiş dükkân kiraları ve babasının eski alacaklılarının tehditkâr telefonları kalmıştı. Şehrin bu tarihi köşesi, dışarıdan bakan turistler için ne kadar büyülü ve otantikse, Merve için o kadar acımasız bir ayakta kalma savaşına dönüşmüştü. Dijitalleşen dünyada kimse sahaflardan kitap almıyor, nadir bulunan birkaç Osmanlıca eseri de antikacılar ölü fiyatına kapatmak istiyordu.
O gün, dükkân sahibi elinde ihtarnameyle gelmişti. Borçlar bu haftanın sonuna kadar ödenmezse, babasından kalan tek hatıra olan o dükkân boşaltılacak ve içindeki onlarca yıllık kültür birikimi icra yoluyla hurda fiyatına satılacaktı. Merve, dükkânın tozlu rafları arasında saatlerce ne yapacağını düşündü. Ağlamak, vazgeçmek en kolay yoldu; ama o raflardaki her bir kitabın sayfasında babasının parmak izleri vardı.
Ağır ahşap kapıyı kilitleyip anahtarı cebine attı. Yağmur hafif hafif çiselemeye başlarken Eminönü Meydanı’na, Mısır Çarşısı’nın arkasındaki kalabalığa doğru yürüdü. Vapur düdükleri Galata Köprüsü’nün altından yankılanıyor, martılar çığlık çığlığa uçuşuyordu. Cebinde kalan az bir parayla sıcak bir çay aldı, köprünün korkuluklarına yaslandı.
Yazıda anılan işletmeler
Ticari veya sponsorlu bağlantılar şeffaf biçimde etiketlenmiştir.
Kaynaklar
Bilgileri güncel ayrıntılarıyla doğrulamak için kaynak sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.