Selen, geleneksel Türk el sanatları ve dokuma restorasyonu üzerine uzmanlaşmış, unutulmaya yüz tutmuş Osmanlı saray oyalarını ve motiflerini yaşatmaya çalışan yirmi üç yaşında yetenekli bir zanaatkardı. İstanbul’a adım attığında, kentin tarihi dokusuyla iç içe bir zanaat hayatı süreceğini umuyordu. Ancak yüksek ev kiraları ve restorasyon ihalelerini elinde tutan büyük firmaların komik ücret ödemeleri, Selen’i Ayvansaray’ın sarp yokuşlarına, Anemas Zindanları’nın hemen dibindeki Tokludede Sokak’ta yer alan eski bir taş binanın rutubetli bodrum katına itti.
Selen’in zorluğu; iğne oyası gibi milimetrik dikkat ve göz nuru gerektiren bir sanatı, gün ışığı girmeyen ve sürekli nem kokan tek odalı bir mekânda icra etmeye çalışmaktı. Gündüzleri Eminönü’ndeki manifaturacılarda parça başı kumaş katlayıp koli taşıyor, kazandığı kısıtlı parayı kök boyalı ipek ipliklere ve özel cımbızlara yatırıyordu. Akşamları ise bodrum katındaki sarı masa lambasının altında sabaha kadar iğne sallıyordu. Kaldığı oda Anemas Zindanları’nın tarihi taş duvarlarına komşuydu; kışın o taşlardan sızan dondurucu soğuk parmaklarını uyuşturuyor, ipliği iğne deliğinden geçirmesini bile imkânsız hale getiriyordu.
En büyük kriz, özel bir koleksiyoncu için hazırladığı ve 18. yüzyıl motiflerini içeren 12 parçalık ipek oya panosunun teslim gecesinde yaşandı. Haliç üzerinden gelen şiddetli bir poyraz fırtınası sırasında mahallenin eski kanalizasyon hattı tıkandı ve Tokludede Sokak’tan akan çamurlu su, Selen’in bodrum katındaki odasına dolmaya başladı. Selen, dondurucu suyun içinde masanın üzerindeki ipek panoları kurtarmak isterken ayağı kaydı ve sürüklendi. Panoların yarısı çamurlu suya batarak lekelendi.
Selen, üstü başı çamur içinde, sular altındaki odasından çıkıp Anemas Zindanları’nın heybetli taş duvarlarına sırtını dayadı. Haliç’in dondurucu rüzgarı yüzüne vururken, gözyaşları yanaklarında dondu. Bu şehir, asırlık taş zindanları ayakta tutarken onun taze emeğini çamurla örtmek istemişti. Bütün birikimi mahvolmuş gibiydi. Ancak Selen pes etmedi. Islak elbiseleriyle yakındaki bir mahalle çeşmesinde lekelenen ipek oyaları kök boyalı sıcak sularla baştan yıkadı; çamur lekelerini doğal leke çıkarıcılarla temizleyip kurutma makinesi yerine ütüyle sabaha kadar tek tek formuna soktu. Ertesi gün koleksiyoncunun karşısına çıktığında panolar kusursuzdu. İstanbul’un çamuru onun sabrını ve zanaatını yenememişti.
Yazıda anılan işletmeler
Ticari veya sponsorlu bağlantılar şeffaf biçimde etiketlenmiştir.
Kaynaklar
Bilgileri güncel ayrıntılarıyla doğrulamak için kaynak sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.